Her gece uyumadan önce dünyayı değiştirebilecek,her yere barış getirebilecek sihirli bir kaleminin olması için dua eden masum bir çocuk Malala. En büyük isteklerinden birisi de okuyup doktor olmak. Ülkesindeki diğer çocuklara oranla da bu konuda çok şanslı. Çünkü okula gidebiliyor. Ancak Malala herkesin okula gitmesini,eğitim almasını istiyor. Okulu,okulda olmayı o kadar çok seviyor ki her çocuk yaşasın istiyor bu duyguyu. Malala herkes için eğitim hakkı dilerken birdenbire kendi eğitim hakkı da elinden alınıyor. Pakistandaki taliban yönetimi kız çocuklarının okula gitmesini yasaklıyor. Okullara bomba atılıyor. Tek hayali okumak olan,okulda olmayı hayattaki çoğu şeye tercih eden Malala'ya yasak ve bombalar engel olamıyor. "Yeni neslin elleri kalem tutmaz ise,o eller teröristlerin verdiği silahları tutacak." diyerek gizli gizli okula gitmeye devam ediyor. Okula gittikçe bu gerici zihniyete karşı bir şey yapması gerektiğini düşünüyor. Barış Özcan'ın ifadeleriyle "aklına sihirli bir kalemi olmadığı ama bir kalemi olduğu ve eğer yazarsa o kalemin sihirli olacağı"fikri geliyor. Ve yazıyor. İngiliz yayın kuruluşu BBC kız çocuklarından okula gitme yasağı ile ilgili bir günlük yazmasını istiyor tüm kız çocukları korku ile bu teklifi reddederken Malala'nın aradığı fırsat ayağına geldiği için gönüllü oluyor yazmaya.
Malala'nın eğitim hakkının elinden alınmasına karşı göstermiş olduğu tepki tüm dünyada haber oluyor. Bu haberlerden sonra Malala taliban üyelerinin hedefi haline geliyor ve bir gün servisle okuldan dönerken taliban üyesi servise dalıp 'hanginiz Malala'diye sorup üç el ateş ediyor. O günden sonra Malala'nın hayatı 3 ay boyunca hastanede geçiyor. Artık Malala'yı herkes sırf okula gitmek istediği için taliban tarafından vurulan kız olarak tanıyor ve tüm dünyadan Malala'ya destek verici hediyeler,kartlar geliyor. Malala'nın eğitim isteğine yasaklar,bombalar engel olamadığı gibi kurşunlar ve hastalıklar da engel olamıyor.
2013 yılında Birleşmiş Milletler'de dünya liderlerinin önünde akıllardan hiç çıkmayacak "Bir çocuk,bir öğretmen,bir kitap ve bir kalem dünyayı değiştirebilir."sözüyle ayakta alkışlanıyor. 2014 yılında da Nobel Barış Ödülü'nü alan en genç kişi olarak şunları söylüyor:
"Bu ödül yalnızca benim için değil,eğitim görmek isteyen unutulmuş çocuklar içindir. Barış isteyen korkmuş çocuklar içindir. Değişim isteyen,söz hakkı olmayan çocuklar içindir."
"Okuyun çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor."diyen Ali Şeriati'nin ne kadar haklı olduğunu görmüş oluyoruz böylece. Bu gerçek hayat hikayesi vesilesi ile başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere öğrencilerin eğitim hakkı için çabalayan,dünyaya barışı yaymak isteyen,mesleğine gönül vermiş tüm öğretmenlerimin,öğretmen arkadaşlarımın öğretmenler gününü kutluyorum. Hepimizin bir kitap,bir kalem ve bir çocuk ile dünyayı güzelleştirebilmemiz dileğiyle 🌺
24 Kasım 2018 Cumartesi
5 Kasım 2018 Pazartesi
Çizgili Pijamalı Çocuk
Kitabın arka kapağında "Bu kitabı okumaya başladığınızda,Bruno adında dokuz yaşındaki bir çocukla yolculuğa çıkacaksınız (ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil). Ve er geç Bruno ile beraber bir tel örgüye varacaksınız. Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Umarız asla rastlamak zorunda kalmazsınız." yazısı yer alıyor. Ve kitapta neler olduğunu bilmeden okumaya başlamanın çok önemli olduğu söyleniyor. Ancak ben konusundan bahsetmek istiyorum:
Bruno ve Shmuel.
İkisi de aynı gün doğmuş ancak birbirine tamamen zıt olan ayrı dünyaların insanları. İki birbirine düşman ırkın en saf,en temiz,en masum üyeleri. Bruno'nun babası Hitler'in emrindeki bir Alman askeri. Sert,disiplinli,acımasız biri. Bruno ailesi ile Berlin'de yaşıyor. 3 tane de arkadaşı var. Henüz tel örgülerin arkasında toplama kampında yaşayan Bruno ile yaşıt ve Yahudi olan Shmuel'in varlığından habersiz. Bruno'nun babası terfi olunca Berlin'den taşınmak zorunda kalıyorlar. Babası bu toplama kampının başına geçiyor. Bu yüzden de toplama kampının yakınlarına taşınıyorlar. Bruno yeni evlerinde hiç yaşıtı olmadığını,eski arkadaşlarını özlediğini,burayı hiç sevmediğini ve Berlin'e dönmek istediğini dile getiriyor sürekli. Bir gün odasının penceresinden toplama kampını görüp orayı bir çiftlik sanıyor. Yeni evlerinde yapacak hiçbir şey bulamadığından arada sırada gizli gizli orayı keşfe çıkıyor. Sonra kader onu tel örgülerin arkasında yaşayan,çizgili pijamalı Yahudi bir çocuk olan Shmuel ile karşılaştırıyor. Hikayemizde başlamış oluyor böylelikle. Bu dünyanın en saf ve masum ikilisi arkadaş oluyor. (Buradan itibaren yazım spoiler içerir. ) Bruno Shmuel'i ziyaret ettikçe onun ne şartlarda yaşadığını bilmediği için ve yaşam şartlarının tamamen eşit olduğunu sandığı için onu kıskanmaya başlıyor. Çünkü Shmuel'in yaşadığı toplama kampında bir sürü çocuk olduğunu öğreniyor ve çocuk benmerkezciliğinin vermiş olduğu duyguyla olsa gerek kendisi oyun oynamayı çok sevdiği için Shmuel'in de arkadaşlarıyla akşama kadar oyun oynadığını düşünüyor. Ancak bu yeni arkadaşını ziyaret ettikçe durumun hiç öyle olmadığını anlamaya başlıyor. Shmuel yemek istediği için Bruno her gün evden yemek aşırıp ona getiriyor. Beraber hiç oynayamasalar da sadece oturup konuşuyor olsalar bile zaman geçtikçe bu tel örgünün arkasındaki çocuk Bruno'nun sıkıcı hayatını güzelleştiren tek şey haline geliyor. Bruno Yahudi kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmezken babası toplama kampının başında Yahudilerin ölüm emrini veriyor. Daha sonra Bruno'nun babası çocuklarının eğitim alması için hem de Nazi ideolojisini aşılatmak için onlara özel öğretmen tutuyor. Bruno bu şekilde Yahudilerin düşman olduklarını öğrenmiş oluyor. Bruno Shmuel'e "Senin ve benim arkadaş olmamamız gerekiyor. Düşman olmamız gerekiyor. Bunu biliyor muydun?"diyor. Ancak masumluğun ve dostluğun en sert ideolojilerin bile önüne geçebileceğini görüyoruz bir kez daha. Bir gün Shmuel bardakları parlatmak için Bruno'nun evine geliyor. Bruno Shmuel'i görünce çok seviniyor ona odasını göstermek istiyor ancak bu mümkün olamıyor tabii ki. Dolaptan yemek alarak birazını da Shmuel'e veriyor o sırada babasının emrindeki askerlerden biri Shmuel'i yemek yerken görüyor ve evden yemek çaldığını sanıyor. Shmuel yemeği Bruno'nun verdiğini söylüyor ancak Bruno korkudan bunu kabul etmiyor. Bu davranışı için daha sonra günlerce üzülüyor. Her gün Shmuel'den özür dilemek için kampa gidiyor ancak Shmuel'i hiç yerinde bulamıyor. Çocuklarda vicdan duygusunun ne kadar güçlü olduğunu gözlemleyebiliyoruz bu sahneyle. Sonra bir gün yine kampa gittiğinde Shmuel'i orada bulup ondan özür diliyor. Onların dostluğuna tel örgü bile engel olamamıştı. Bruno'nun yaptığı yanlış da engel olamadı. Bruno'nun annesi çocuklarını bu ortamda büyütmek istemediği için Berlin'e geri taşınmak istiyor. Bruno bu fikri ilk duyduğunda ne hissedeceğini bilemedi. Shmuel ile geçirdiği zamanlar içini mutlulukla dolduruyordu. Bu haberi Shmuel'e vermek için kampa gitti. Shmuel'in de morali bozuktu çünkü babasını bulamıyorlardı. Bruno bunca zamandır Shmuel ile hiç oynayamamıştı ve taşınmadan önce bir kez de olsa kampa girmekte kararlıydı. Hem böylece Shmuel'e babasını aramada yardım edebilirdi. Shmuel ona kampa girince tanınmaması için çizgili pijamalardan getirecekti. Bruno da tel örgünün altını kazacaktı. Yarın için sözleştiler. Ertesi gün Bruno heyecanla kampa gitti. Çizgili pijamalarını giyip tel örgünün arkasına geçti. Artık onlardan biri gibi gözüküyordu. Shmuel ile birlikte babasını aramaya yardım ediyordu. O sırada keskin bir düdük sesi duyuldu. Ve tüm çizgili pijamalı insanlar askerler yönetiminde bir odanın içinde toplandılar. O sırada sağanak yağmur başlar. Bruno bu sağanak yağmurdan insanların korunması amacı ile burada toplandıklarını sandı. Shmuel ile sohbet etmeye başladılar. Bruno, Shmuel Berlin'e geldiği zaman onunla en iyi arkadaşlarını tanıştıracağını söyledi. Daha sonra arkadaşlarının ismini hatırlamaya çalıştı ancak hatırlayamadı. Shmuel'e onları tanıştırmanın çok da önemli olmadığını çünkü artık onların en iyi arkadaşları olmadığını söyledi. Shmuel'in elini tuturak "Benim en iyi arkadaşım sensin Shmuel dedi. Hayat boyu en iyi arkadaşım." Daha sonra oda karanlığın içine gömüldü. Ailesi Bruno'dan bir daha haber alamadı. Kitabın son cümleleri "Bu Bruno ile ailesinin hikayesinin sonu. Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabii ki."cümleleriyle bitiyor. Kitabı bitirdikten sonra kalbinizde oturan fil üzüntüden ölmek isteyebilir. Filmde kitaba göre bir çok eksik var ancak kitaptaki aynı etkiyi bırakıyor. İmkanınız varsa önce kitabı okuyup sonra da filmini izlemelisiniz.
Evet belki böyle bir olay bu çağda yaşanamaz ama kitap kapağında da yazdığı gibi tel örgüler her yerde karşımıza çıkabilir. Ancak dostluk ve sevgiye hiçbir tel örgü engel değildir. Önemli olan tel örgünün bir insanın zihninde olmamasıdır. Umarım hayatınızda hiçbir zaman zihni tel örgülerle dolu olan biriyle karşılaşmazsınız.🌸
Bruno ve Shmuel.
İkisi de aynı gün doğmuş ancak birbirine tamamen zıt olan ayrı dünyaların insanları. İki birbirine düşman ırkın en saf,en temiz,en masum üyeleri. Bruno'nun babası Hitler'in emrindeki bir Alman askeri. Sert,disiplinli,acımasız biri. Bruno ailesi ile Berlin'de yaşıyor. 3 tane de arkadaşı var. Henüz tel örgülerin arkasında toplama kampında yaşayan Bruno ile yaşıt ve Yahudi olan Shmuel'in varlığından habersiz. Bruno'nun babası terfi olunca Berlin'den taşınmak zorunda kalıyorlar. Babası bu toplama kampının başına geçiyor. Bu yüzden de toplama kampının yakınlarına taşınıyorlar. Bruno yeni evlerinde hiç yaşıtı olmadığını,eski arkadaşlarını özlediğini,burayı hiç sevmediğini ve Berlin'e dönmek istediğini dile getiriyor sürekli. Bir gün odasının penceresinden toplama kampını görüp orayı bir çiftlik sanıyor. Yeni evlerinde yapacak hiçbir şey bulamadığından arada sırada gizli gizli orayı keşfe çıkıyor. Sonra kader onu tel örgülerin arkasında yaşayan,çizgili pijamalı Yahudi bir çocuk olan Shmuel ile karşılaştırıyor. Hikayemizde başlamış oluyor böylelikle. Bu dünyanın en saf ve masum ikilisi arkadaş oluyor. (Buradan itibaren yazım spoiler içerir. ) Bruno Shmuel'i ziyaret ettikçe onun ne şartlarda yaşadığını bilmediği için ve yaşam şartlarının tamamen eşit olduğunu sandığı için onu kıskanmaya başlıyor. Çünkü Shmuel'in yaşadığı toplama kampında bir sürü çocuk olduğunu öğreniyor ve çocuk benmerkezciliğinin vermiş olduğu duyguyla olsa gerek kendisi oyun oynamayı çok sevdiği için Shmuel'in de arkadaşlarıyla akşama kadar oyun oynadığını düşünüyor. Ancak bu yeni arkadaşını ziyaret ettikçe durumun hiç öyle olmadığını anlamaya başlıyor. Shmuel yemek istediği için Bruno her gün evden yemek aşırıp ona getiriyor. Beraber hiç oynayamasalar da sadece oturup konuşuyor olsalar bile zaman geçtikçe bu tel örgünün arkasındaki çocuk Bruno'nun sıkıcı hayatını güzelleştiren tek şey haline geliyor. Bruno Yahudi kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmezken babası toplama kampının başında Yahudilerin ölüm emrini veriyor. Daha sonra Bruno'nun babası çocuklarının eğitim alması için hem de Nazi ideolojisini aşılatmak için onlara özel öğretmen tutuyor. Bruno bu şekilde Yahudilerin düşman olduklarını öğrenmiş oluyor. Bruno Shmuel'e "Senin ve benim arkadaş olmamamız gerekiyor. Düşman olmamız gerekiyor. Bunu biliyor muydun?"diyor. Ancak masumluğun ve dostluğun en sert ideolojilerin bile önüne geçebileceğini görüyoruz bir kez daha. Bir gün Shmuel bardakları parlatmak için Bruno'nun evine geliyor. Bruno Shmuel'i görünce çok seviniyor ona odasını göstermek istiyor ancak bu mümkün olamıyor tabii ki. Dolaptan yemek alarak birazını da Shmuel'e veriyor o sırada babasının emrindeki askerlerden biri Shmuel'i yemek yerken görüyor ve evden yemek çaldığını sanıyor. Shmuel yemeği Bruno'nun verdiğini söylüyor ancak Bruno korkudan bunu kabul etmiyor. Bu davranışı için daha sonra günlerce üzülüyor. Her gün Shmuel'den özür dilemek için kampa gidiyor ancak Shmuel'i hiç yerinde bulamıyor. Çocuklarda vicdan duygusunun ne kadar güçlü olduğunu gözlemleyebiliyoruz bu sahneyle. Sonra bir gün yine kampa gittiğinde Shmuel'i orada bulup ondan özür diliyor. Onların dostluğuna tel örgü bile engel olamamıştı. Bruno'nun yaptığı yanlış da engel olamadı. Bruno'nun annesi çocuklarını bu ortamda büyütmek istemediği için Berlin'e geri taşınmak istiyor. Bruno bu fikri ilk duyduğunda ne hissedeceğini bilemedi. Shmuel ile geçirdiği zamanlar içini mutlulukla dolduruyordu. Bu haberi Shmuel'e vermek için kampa gitti. Shmuel'in de morali bozuktu çünkü babasını bulamıyorlardı. Bruno bunca zamandır Shmuel ile hiç oynayamamıştı ve taşınmadan önce bir kez de olsa kampa girmekte kararlıydı. Hem böylece Shmuel'e babasını aramada yardım edebilirdi. Shmuel ona kampa girince tanınmaması için çizgili pijamalardan getirecekti. Bruno da tel örgünün altını kazacaktı. Yarın için sözleştiler. Ertesi gün Bruno heyecanla kampa gitti. Çizgili pijamalarını giyip tel örgünün arkasına geçti. Artık onlardan biri gibi gözüküyordu. Shmuel ile birlikte babasını aramaya yardım ediyordu. O sırada keskin bir düdük sesi duyuldu. Ve tüm çizgili pijamalı insanlar askerler yönetiminde bir odanın içinde toplandılar. O sırada sağanak yağmur başlar. Bruno bu sağanak yağmurdan insanların korunması amacı ile burada toplandıklarını sandı. Shmuel ile sohbet etmeye başladılar. Bruno, Shmuel Berlin'e geldiği zaman onunla en iyi arkadaşlarını tanıştıracağını söyledi. Daha sonra arkadaşlarının ismini hatırlamaya çalıştı ancak hatırlayamadı. Shmuel'e onları tanıştırmanın çok da önemli olmadığını çünkü artık onların en iyi arkadaşları olmadığını söyledi. Shmuel'in elini tuturak "Benim en iyi arkadaşım sensin Shmuel dedi. Hayat boyu en iyi arkadaşım." Daha sonra oda karanlığın içine gömüldü. Ailesi Bruno'dan bir daha haber alamadı. Kitabın son cümleleri "Bu Bruno ile ailesinin hikayesinin sonu. Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabii ki."cümleleriyle bitiyor. Kitabı bitirdikten sonra kalbinizde oturan fil üzüntüden ölmek isteyebilir. Filmde kitaba göre bir çok eksik var ancak kitaptaki aynı etkiyi bırakıyor. İmkanınız varsa önce kitabı okuyup sonra da filmini izlemelisiniz.
Evet belki böyle bir olay bu çağda yaşanamaz ama kitap kapağında da yazdığı gibi tel örgüler her yerde karşımıza çıkabilir. Ancak dostluk ve sevgiye hiçbir tel örgü engel değildir. Önemli olan tel örgünün bir insanın zihninde olmamasıdır. Umarım hayatınızda hiçbir zaman zihni tel örgülerle dolu olan biriyle karşılaşmazsınız.🌸
21 Ekim 2018 Pazar
Gizli Sayılar
Katherine Goble Johnson,Dorothy Vaughan ve Mary Jackson. Bu üç ismi daha önce hiç duydunuz mu bilmiyorum ben de kısa bir süre önce gerçek hayattan uyarlanan Gizli Sayılar(özgün ismiyle Hidden Figures) filmi sayesinde çok büyük işlere imza atan bu isimleri duydum ve bu üç olağanüstü kadının hayatlarını gözlerim dolu bir şekilde izledim. Katherine G .Johnson küçüklüğünden beridir matematiğe aşık,sayılarla arası çok iyi,tüm işi sayılar olan,matematik bölümünden derece ile mezun olmuş ve NASA'da hesaplayıcı olarak çalışan siyahi bir kadın. Dorothy Vaughan da NASA'da hesaplayıcı olarak çalışan ve hakkı olan amirliğe terfi etmek için çabalayan ancak bir türlü hakkını elde edemeyen siyahi bir kadın. Mary Jackson ise NASA'nın ilk kadın mühendisi olmak için çabalayan ancak sırf derisinin rengi nedeniyle önüne engel konulan siyahi bir kadın.
Film dünyadaki ve ABD'deki ırkçlığı gözler önüne sererken bu üç siyahi kadının ABD'nin ırkçı tutumuna karşı mücadelesini,asla pes etmemelerini,bu ırkçılığa rağmen ülkelerine hizmet etmek için canla başla çalışmalarını,birbirlerine desteklerini anlatıyor. Film insanın yüreğini coşkuyla dolduruyor. İnsanlar için küçük ama insanlık için büyük adımlar attırmanın ne kadar harika bir duygu olduğunu tadıyorsunuz. Ayrıca ABD'nin ırkçılığına rağmen bu 3 siyahi kadının ülkelerine hizmet etmeyi öncelikli görevleri haline getirmeleri beni filmde en çok etkileyen olaylar arasındaydı. Zira onlara böylesine çirkin davranan bir ülke için sahip oldukları en önemli özelliklerini,muhteşem zekalarını kullanmak istemeyebilirlerdi. Filmi kısaca anlatmak gerekirse:
ABD ile Rusya uzaya insan göndermek için bir yarış içindedir. ABD,bu iki kişilik yarışta 2. olmamak için çok uğraşır ve bunun için özel bir ekip kurar. Katherine G. Johnson da tamamı erkeklerden oluşan bu ekibe tek siyahi kadın olarak daha sonradan dahil olur.
Ekip hırslı bir şekilde çalışır ancak bu hırsları pek işe yaramaz ve Rusya, ABD'den daha önce Yuri Gagarin'i uzaya gönderir. ABD artık bir şeyler yapmak zorunda hissederken Katherine G. Johnson sayılara olan aşkı ve çalışma azmi sayesinde John Gleen'in dünya yörüngesine çıkan ilk Amerikan astronot olmasına yardım eder. Tabii bu sırada Dorothy Vaughan da kendi emekleriyle Fortran programlama dilini öğrenip NASA'nın ilk hesaplayıcı bilgisayarının amiri oluyor. Mary Jackson ise ilk kadın mühendis olabilmek için derisinin renginin bir engel olmadığını kanıtlıyor herkese. Filmde uzay,matematik,dayanışma,arkadaşlık,aşk,sabır kısaca güzel olan her şeye yer verilmiş. İzledikten sonra bu 3 muhteşem kadınla tanıştığınız için çok mutlu oluyor ve iyi ki dünyamızda böyle insanlar var diyorsunuz.🌌
Film dünyadaki ve ABD'deki ırkçlığı gözler önüne sererken bu üç siyahi kadının ABD'nin ırkçı tutumuna karşı mücadelesini,asla pes etmemelerini,bu ırkçılığa rağmen ülkelerine hizmet etmek için canla başla çalışmalarını,birbirlerine desteklerini anlatıyor. Film insanın yüreğini coşkuyla dolduruyor. İnsanlar için küçük ama insanlık için büyük adımlar attırmanın ne kadar harika bir duygu olduğunu tadıyorsunuz. Ayrıca ABD'nin ırkçılığına rağmen bu 3 siyahi kadının ülkelerine hizmet etmeyi öncelikli görevleri haline getirmeleri beni filmde en çok etkileyen olaylar arasındaydı. Zira onlara böylesine çirkin davranan bir ülke için sahip oldukları en önemli özelliklerini,muhteşem zekalarını kullanmak istemeyebilirlerdi. Filmi kısaca anlatmak gerekirse:
ABD ile Rusya uzaya insan göndermek için bir yarış içindedir. ABD,bu iki kişilik yarışta 2. olmamak için çok uğraşır ve bunun için özel bir ekip kurar. Katherine G. Johnson da tamamı erkeklerden oluşan bu ekibe tek siyahi kadın olarak daha sonradan dahil olur.
Ekip hırslı bir şekilde çalışır ancak bu hırsları pek işe yaramaz ve Rusya, ABD'den daha önce Yuri Gagarin'i uzaya gönderir. ABD artık bir şeyler yapmak zorunda hissederken Katherine G. Johnson sayılara olan aşkı ve çalışma azmi sayesinde John Gleen'in dünya yörüngesine çıkan ilk Amerikan astronot olmasına yardım eder. Tabii bu sırada Dorothy Vaughan da kendi emekleriyle Fortran programlama dilini öğrenip NASA'nın ilk hesaplayıcı bilgisayarının amiri oluyor. Mary Jackson ise ilk kadın mühendis olabilmek için derisinin renginin bir engel olmadığını kanıtlıyor herkese. Filmde uzay,matematik,dayanışma,arkadaşlık,aşk,sabır kısaca güzel olan her şeye yer verilmiş. İzledikten sonra bu 3 muhteşem kadınla tanıştığınız için çok mutlu oluyor ve iyi ki dünyamızda böyle insanlar var diyorsunuz.🌌
28 Eylül 2018 Cuma
Anne with an E
Herkesin aynı rengi,aynı yemeği,aynı filmi,aynı çiçeği sevdiği bir dünya düşünelim. Siyah beyaz bir film sahnesi gibi olan dünya. Ne kadar da iç karartıcı değil mi ? Anne Shirley işte bu tür insanların yaşadığı ama aslında rengarenk bir kasaba olan Avonlea'den Marilla ve Matthew kardeşler tarafından evlatlık alınıyor. Marilla ve Matthew yaşlandıkları için onlara yardımcı olsun diye yetimhaneden erkek bir çocuk evlat edinmek istiyorlar ama kader onlara bir sürpriz yapıp siyah beyaz hayatlarına gökkuşağı gibi doğacak kızıl saçlı,yüzü çillerle dolu,hayal gücü kendi gibi harikulade olan,kitapların dünyasında yatıp kalkan ve hiç susmayan bir kız çocuğu gönderiyor. Hikayemiz de burada başlıyor. Anne yetimhanede karanlık günler yaşamış ve bu karanlık günlerin acısını biraz da olsa hafifletebilmek için kitaplara sığınmış hayat dolu bir çocuk. Avonlae kasabasındaki siyah beyaz insanlardan çok farklı. Gökkuşağının insan olmuş hali gibi. Tabii bu durum siyah beyaz insanların hiç hoşuna gitmiyor. Onlar her şeyin siyah beyaz olarak kalmasını istiyorlar çünkü. İlk önce kızıl saçlı olduğu için Anne'i dışlıyorlar. Sonra o da yetmiyor yetim olmasını söz konusu ederek onu üzmeye çalışıyorlar. Anne ise hiç pes etmiyor hepsine de haddini bildiriyor. Bazen heyecandan nerede neyi konuşacağını bilmediği için istemeden o da siyah beyaz insanları kırabiliyor. Hayal gücü bir okyanus büyüklüğünde olduğu için ve kitapların içinde yaşadığı için kelime haznesi o kadar bol ki konuşurken heyecanlanması ve doğru kelimeleri seçememesi ve çok konuşması gayet normal bir durum. İşte bu kızıl saçlı kız kasabayı rengarenk yapıyor. Dostluğu öğretiyor insanlara. Arada kan bağı olmasa bile aile olunabileceğini,sevdiğimiz insanlar için her türlü fedakarlığı çıkarsız bir şekilde yapabilmeyi, büyümek ve öğrenmek için farklılıkların şart olduğunu ve bu farklılıkların dünyayı güzelleştireceğini,önyargının insanın koca bir tabutun içinde yaşamasına sebep olduğunu,haksızlıklarla her zaman her şekilde mücadele etmeyi,kitapların koskoca bir sığınak olduğunu öğretiyor.
Ve siz de onunla beraber yaşıyorsunuz her şeyi. Yani ben öyle yapıyorum. Anne mutlu olunca ben de mutlu oluyorum. Biri Anne'e kötü bir söz söyleyince üzülüyorum. Ne maceralar yaşayacak diye heyecanla bekliyorum. Bence bu duyguları hissettirmek çok da kolay bir şey değil. Sırf bu yüzden bile izlenir bu dizi. Sadece çok konuşan insanlara tahammul edemeyenler belki diziyi sevmeyebilirler çünkü kızıl saçlı kızımız gerçekten de çok konuşuyor ama boş konuşmuyor. Kendisi de bu durumdan şöyle bahsediyor: "Büyük kelimeler kullandığımda bana gülerler ama heyecan verici ve betimleyici kelimeler var. Örneğin 'mest olmak' ve 'harikulade' gibi.'Büyük fikirleri ifade etmek için büyük kelimeler gerekir değil mi?'" İnsan ilk başlarda bu durumdan sıkılsa da sonraki bölümlerde hiç susmadan konuşsa diye beklediği bile oluyor.
Konuşsun ki bu tertemiz ve masum düşüncelerini içinde saklamak yerine büyük ve heyecan verici kelimeler kullanarak bizimle paylaşsın. Belki yüreklerimizin körelen bir yerine dokunur da orayı da aydınlatır belli mi olur.
Hani bazı kitapları daha ilk sayfasından,filmleri ya da şarkıları da ilk dakikasından çok seversiniz ya Anne with an E 1.bölümünün ilk dakikalarında ben sevmekten de öte diziye aşık oldum adeta. Gönlümde taht kuracağını anladım hemen. Umarım hepimiz hayatımızda bir kez bile olsa içindeki coşkuyu ya da fırtınayı sonuna kadar yaşarken bunu harikulade kelimelerle anlatıp bizim de hissetmemizi sağlayacak kızıl saçlı bir Anne ile karşılaşırız. Çünkü ondan öğreneceğimiz çok şey var. Yazımı dizide de geçen Jane Eyre'in mükemmel bir sözü ile sonlandırmak istiyorum: "Hayat benim için kin beslemek ya da yanlışlıklara odaklanmak için fazla kısa."
14 Eylül 2018 Cuma
Unutmak ve Alışmak Üzerine
Hepimizin başından çok üzücü,kalbimizi paramparça eden olaylar geçmiştir mutlaka. Dünyanın durmasını istediğimiz,herkesin bizimle birlikte üzülmesini istediğimiz zamanlar olmuştur. Ama öyle ya da böyle bu zamanları atlatmışızdır mutlaka. Çünkü insanız. İnsan kelimesi nisyandan türemiştir yani "unutan" demektir. Hatta "alışan" anlamına gelen ünsiyet kelimesinin de insan kelimesinin bir kökü olduğu söylenir. Bediüzzaman Said Nursi "İnsan nisyandan alındığı için nisyana müpteladır."diyor. Dostoyevski ise "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır."diyor. Alışmak ve unutmak insanı aşağılık yapacak kadar kötü bir eylem mi sahiden ? Bence bazen evet ama bazen de hayır. Unutmak ve alışmak, zaman gibi göreceli bir kavram bence. Düşünsenize insan ölüm gibi bir gerçekle yaşıyor ve bu gerçeği zaman zaman unuttuğu için hayatına devam edebiliyor. Belki her gün aklımıza geliyordur bu gerçek ama her saat her dakika aklımıza geldiğinde hayatımıza devam edebilir miydik ? Ya da yaşadığımız acı dolu hatıraları hiç unutamasaydık kalbimiz her gün aynı yerinden acısaydı yaşam bizim için bir ızdırap haline gelmez miydi ? Black Mirror dizisinin 1.sezon 'Senin Tüm Geçmişin' isimli 3.bölümünde bu konunun üstünde durulmuş. İnsanlara takılan bir beyin çipi sayesinde insan tüm yaşadığı olayları belleğine kaydediyor ve çipin kumandası ile olayları eğer isterse yüzlerce kez tekrardan izleyebiliyor. İlk başta kulağa çok hoş gelen bu özellik diziyi izledikçe aslında hiç unutmamanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu gözler önüne seriyor. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ''İnsan ömrü,unutmanın şerbetine yiyecek kadar muhtaç.'' derken ne kadar da haklı olduğunu anlıyor insan bir kez daha. Ancak unutmanın göreceli bir kavram olduğunu söylemiştim. Çünkü bazen unutmamız gereken şeyleri her gün hatırlayıp unutmamamız gereken şeyleri ise hiç hatırlayamıyoruz. Bu da bize unutamamak kadar acı verebiliyor. Bu konu hakkında da şimdiye kadar okuduğum en ilginç ve en güzel kitap olan " İnsanın Acayip Kısa Tarihi"nde Güray Süngü bazen unutmanın da ne büyük bir felaket olabileceğini şu cümlelerle anlatıyor: "Sabaha kadar dualarla acı dinsin diye unutmayı dilenmişsem yüce mevlamdan. O da kabul etmişse dualarımı,unutturmuşsa acımı dindirmişse sabah uyandığımda. Acı diner. Unutursun acı diner. Acıyı unutursun acı diner de hayattan acıyı çıkar geriye ne kalır ki? .... Allah'ım unutturmuş bana acımı,şükür ama... insanı insan yapan çektiği acılarıymışsa. Hafıza dediğin kederdir katip yaz bunu. Dünya boşlukta nasıl duruyor sanıyorsun. O boşluk değil keder. Kederi çıkar,dünya düşer. Unutma. Unutma. Unutma." İşte böyle umarım sizi hayattan koparacak kötü şeyleri unuturken sizi dert sahibi yapacak doğru şeyleri ve en önemlisi de "insan" olduğunuzu hiç unutmazsınız. 🌿
7 Eylül 2018 Cuma
Edebiyat ve Patates Turtası Derneği
Kitapların insanlar için birer sığınak olduğuna, her kitabın farklı bir hikaye ile ihtiyacı olan okura tam zamanında kucak açan,insanları bir araya getiren inanılmaz bir süper güç olduğuna inananlardan mısınız ? Peki keşke eski zamanlarda yaşasam da sevdiğim insanlarla sürekli mektuplaşsam diye düşünüp artık iyice can çekişip son nefesini vermek üzere olan bu geleneği yaşatmak için çevrenizdeki birkaç kişiyle de olsa mektuplaşan insanlardan mısınız? Eğer öyleyseniz siz de bu filmi (Edebiyat ve Patates Turtası Derneği ) bayılarak izleyeceksiniz. Ben gerçekten de bayıldım. Önceden biri en sevdiğim filmi sorsa aklımdan izlediğim birbirinden güzel filmler geçer ama hangisini seçeceğime karar veremezdim. Şu an bu soruya rahatlıkla tabii kii Edebiyat ve Patates Turtası Derneği derim.Film beni önce ismiyle sonra konusuyla kendine aşık etti zaten. Edebiyat ve patates kelimelerini görünce filmi beğenmemek gibi bir ihtimalimin olmadığını anladım. Konusunda da kısaca ‘bir yazarın hayatı’ ve ‘mektuplaşmak’ kelimelerini görünce de bu düşüncemi desteklemiş oldum kendimce. Film hakkında spoiler olacak hiçbir şey söylemek istemiyorum tek diyebileceğim eğer kitapların ve mektupların o sihirli gücüne inanıyorsanız lütfen izleyin. Sihirli güç demişken ben de kitap okurken bloguma isim bulmamı sağlayan sihirli olayı anlatayım: Blog açmayı zaten yıllardır istiyordum ancak yazamam,okuyan olmaz ve en önemlisi de isim bulamam gibi sebeplerden mi desem bahanelerden mi desem siz karar verin artık hep erteledim. Bu aralar yine aklıma düşmüştü bu sefer açmakta kesin kararlıydım. Bir yandan Özkan Öze’nin ‘’Şu Acayip Gökyüzü’’ kitabını okuyor bir yandan da kendime blog ismi düşünüp içimde adım geçsin ama farklı bir şey olsun diye söylenip duruyordum. Kitabın sayfasını çevirdiğimde ‘’alaim-i sema’’ kelimesi ile karşılaştım. İlk bir ürperdim tabii ama sonra da hemen bu bir işaret olmalı diyerek bloguma ismini koydum. Alaim-i sema gökkuşağı demek bu arada. Saçma bulan insanlar olmuştur olacaktır da ancak kitapların sihirli gücüne çok inanan bir insan olarak ben bu isme bayıldım. Umarım size de hayat yolculuğunuzda kitapların sihirli gücü hep yardımcı olur.
1 Eylül 2018 Cumartesi
Dünyanın En Güzel Deniz Kabuğu
Bence insanlar ikiye ayrılır:
Denizli tatili sevenler ya da memlekete gidilen tatili sevenler. Ben 2.grubun insanıyım. Denizi de seviyorum ama sevmekten çok yoruluyorum. Yine böyle yorulduğum bir gün denizden çıkıp kumsalda dolaşırken çok sıkıldım ve kendi kendime dünyanın en güzel deniz kabuğunu bulma yarışması yapayım dedim. İnsanın canı sıkılmasın işte. Kumsalda baya bir gezindim gördüğüm tüm deniz kabukları renksiz ya da kırık bir şekildeydi. Tam pes edeceğim sırada ters çevrilmiş ve kuma gömülmüş bir deniz kabuğunun sadece kenarlarını gördüm. Hemen kumdan çıkardım ve belki dünyanın en güzel deniz kabuğunu değil ama o kumsalın en güzel deniz kabuğunu bulmuş oldum. Çünkü onu bulmak için zaman harcadım ve Küçük Prens’in de dediği gibi ''Gülünü bunca önemli kılan,uğrunda harcadığın zamandır.’’
Denizli tatili sevenler ya da memlekete gidilen tatili sevenler. Ben 2.grubun insanıyım. Denizi de seviyorum ama sevmekten çok yoruluyorum. Yine böyle yorulduğum bir gün denizden çıkıp kumsalda dolaşırken çok sıkıldım ve kendi kendime dünyanın en güzel deniz kabuğunu bulma yarışması yapayım dedim. İnsanın canı sıkılmasın işte. Kumsalda baya bir gezindim gördüğüm tüm deniz kabukları renksiz ya da kırık bir şekildeydi. Tam pes edeceğim sırada ters çevrilmiş ve kuma gömülmüş bir deniz kabuğunun sadece kenarlarını gördüm. Hemen kumdan çıkardım ve belki dünyanın en güzel deniz kabuğunu değil ama o kumsalın en güzel deniz kabuğunu bulmuş oldum. Çünkü onu bulmak için zaman harcadım ve Küçük Prens’in de dediği gibi ''Gülünü bunca önemli kılan,uğrunda harcadığın zamandır.’’
Seve seve zaman
ve emek harcadığımız her şey dünyanın en güzel ve en önemli şeyi değil midir
zaten ? O yüzden zaman ve emek harcadığımız her şeyi sevmeye çalışalım. Tabii ki çoğumuz sevmediğimiz bir işte çalışıyoruz,mecburiyetten sevmediğimiz şeylere zaman harcıyoruz ancak bunları sevmeyi deneyebiliriz. Ya da sevmediğimiz onca işten sonra her gün mutlaka seveceğimiz bir şeyi yapmak için kendimize zaman ayırabiliriz.Çünkü dünyaya sürekli mızmızlanıp şikayet etmek için gelmiş olamayız bence. Belki dünyayı değiştiremeyiz ama denersek eğer kendi dünyamızı güzelleştirebiliriz. Kendi dünyasını güzelleştirmeyi başaran bir insanın da başaramayacağı hiçbir şey yoktur benim gözümde. Çünkü kendini gerçek anlamda mutlu edebilen bir insan diğer insanların da mutlu olmalarını isteyecek ve bunun için de uğraşacaktır kanımca. Umarım siz de kendiniz için dünyanın en güzel deniz kabuğunu bulabilirsiniz 🌸
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Benim hala umudum var:kpss
Blogumun hakkında kısmında yer alan "Gece gündüz kpss çalışması gereken zamanda blog açan bir insandır kendisi" yazısına ithafen n...
-
Hayattaki her olayın,her insanın,her kitabın,her filmin,her dizinin kısaca hayatımızdaki her şeyin sonu iyi ya da kötü bitsin insana bir ş...
-
Blogumun hakkında kısmında yer alan "Gece gündüz kpss çalışması gereken zamanda blog açan bir insandır kendisi" yazısına ithafen n...
-
Etrafında milyonlarca kar taneleri gibi uçuşan kelimeler olmasına rağmen bu kelimeleri şimdiye kadar hiç kullanamamış ama kelimelerin gücü...








